PEYGAMBER EFENDİMİZ'DEN ÖRNEK DAVRANIŞLAR

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri!..

Allah cümlenizden râzı olsun, cumanız mübarek olsun... Almanya'nın Wuppertal diye, Köln'e yakın bir şehrinden size cuma konuşmasını yapıyorum.

Peygamber SAS Efendimiz'in hadis-i şeriflerinin metinleri, yâni Arapçaları elimde yok, mevcut kitapta Arapçalarını yazmamışlar. Sizlerden veyahut İstanbul'daki kardeşlerimizden, her zaman oturduğumuz semtteki kardeşlerimizden uzakta olmak bir hasretlik ama, bir ilim adamı için bir de kütüphanesinden, kitaplarından ayrı olmak ayrı bir hasretlik oluyor, bu da bir çeşit mahrumiyet oluyor. Çünkü aradığını bulma imkânı mahdutlaşıyor. Bana da, hadis-i şerifin kendi metni olmadan konuşmak biraz zor gelecek ama, bu sefer, bugünkü konuşmamızda Arapça metinleri okuma imkânımız yok...

Elimin altında Hayatüs-Sahàbe isimli kitap var, neşredenlerden Allah râzı olsun! Ondan bazı hadis-i şerifleri size okumak istiyorum, Peygamber SAS Efendimiz'den, onun ahlâkından, davranışlarından bahsetmek istiyorum:

a. Ashabın SAS Efendimiz'e Hizmeti

Enes RA biliyorsunuz, Peygamber SAS Efendimiz'in hizmetinde olan kişilerden biriydi. Henüz on yaşlarında iken, erginlik çağına gelmemiş çocuk iken Rasûlüllah SAS Efendimiz'e hizmet ederdi. Peygamber Efendimiz Bedir'e hareket ettiğinde Enes RA de onunla beraber gitmişti. Peygamber SAS Efendimiz'in Medine-i Münevvere'de on yıl hizmetinde bulundu. Vefatında da yirmi yaşındaydı. Kendisine hizmet etmekle şeref bulanlardan birisi...

Enes RA diyor ki:

"Ensardan yirmi genç sürekli Rasûlullah SAS in yanında bulunurdu, onun hizmetini görürlerdi. Efendimiz herhangi bir işi yaptırmak isterse, onlardan birisini o hizmete gönderirdi."

Abdurrahman ibn-i Avf RA, biliyorsunuz o da Aşere-i Mübeşşere'den... O da, sahabeden en aşağı dört-beş kişinin Rasûlüllah'ın yanından, kapısından ayrılmadığını naklediyor. Hattâ bazen bazı kimseler kendisine ricâ ederlerdi. Meselâ, Ebû Zerr-i Gıfârî Hazretleri demiş ki:

"--Müsâde buyurun, bu gece sizin kapınızda ben bekleyeyim. Uyur kalırsam, bir ihtiyacınız olursa beni uyandırın, hizmeti ben yapayım!" demiş.

Böyle ricâ ederlerdi, hizmeti şeref bilirlerdi. Tabii gerçekten de çok sevap, çok büyük bir şeref ve düşünün gençlerden yirmi kişi Peygamber SAS Efendimiz'in çevresinde... İşte hizmet böyle olur.

Düşünün ki, o zaman nüfus kalabalık değil... O beldeler şimdi bizim gittiğimiz hacda, umrede gördüğümüz zamanki kadar kalabalık yerler değil, küçük birer köy havasında küçük yerleşim yerleri ama, en aşağı yirmi kişi Efendimiz'in etrafında, yalnız bırakmıyorlar. Seferde yalnız bırakmıyorlar, hazerde yalnız bırakmıyorlar. Hazer ne demek? Sefer olmadığı zaman, insanın evinde olduğu zaman demek. Demek ki, bu da bir edep, insanın kendisine bağlı olduğu kimseye karşı vazifesi, onu koruması, kollaması gayet güzel bir şey...

b. Çocuklara Şefkat ve İlgi

Peygamber SAS Efendimiz yolculuktan dönerken de, tâ uzaklardan karşılarlardı. Meselâ Abdullah ibn-i Ca'fer RA anlatıyor:

"Peygamberimiz yolculuktan döndüğü zaman Medine'ye girmeden, yakınlarının çocukları tarafından karşılanırdı." diyor. Yâni, "Hoş geldin, uzaktaydın, sefâ getirdin!" diye karşılanırdı. "Bir defasında herkesten önce karşılamağa ben götürülmüştüm. Beni aldı, bineğinin ön tarafına oturtturdu. Az sonra torunlarından Hasan veya Hüseyin geldi. Onu da arka tarafına aldı, üçümüz Medine'ye aynı bineğin üstünde geldik."

Bu Abdullah ibn-i Ca'fer, yanımda kütüphanem olmadığı için araştırma imkânım yok, sanıyorum Abdullah ibn-i Ca'fer-i Tayyardır. Yâni Peygamber Efendimiz'in amcası oğlu Ca'fer'in oğludur. Böylece Peygamber SAS Efendimiz'in yeğeni olur. Tabii, Hazret-i Ca'fer'in cennetlik olduğunu, "Şehid olan Ca'fer'in cennette uçtuğunu görüyorum." diye Efendimiz bildirdiği için, Ca'fer-i Tayyar adını almıştır. Allah şefaatine erdirsin... Tayyar, uçan demek. Uçaklara tayyâre diyoruz.

Demek ki, Rasûlullah SAS Efendimiz böyle karşılanırdı, hizmette de kusur edilmemeğe çalışılırdı. Tabii bu rivâyette Peygamber SAS Efendimiz'in çocuklara şefkatini, sevgisini, yakınlığını da izlemek mümkün oluyor.

Peygamber SAS Efendimiz, bir keresinde akrabalarının çocukları sokakta oynarken; Hazret-i Abbas'ın iki oğlu var, birisi Kusem, birisi Ubeydullah; onlar oynuyorlarmış. Herhalde Ca'fer-i Tayyar'ın oğlu Abdullah da varmış, üçü oynuyorlar...

Bu arada Kusem hakkında da bilgi vereyim, Semerkand'a gittiğimiz zaman, orada çok güzel bir kabristanı ziyaret etmiştik. Semerkand'ın meşhur kabristanı, tuğlalardan, çinilerden yapılmış çok güzel türbeler vardı. El-Kusem ibnül-Abbas, yâni Hazret-i Abbas'ın oğlu Kusem'in kabrini de ziyaret nasib oldu.

Kusem kafla va peltek se ile yazılıyor, bazıları bunu herhalde bilmiyorlar. Meselâ Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar kitabının içinde, baktım bunun "Kasim" filân diye yanlış yazıldığını görmüştüm. Harekesiz olduğu için doğru okuyamamışlar.

Hazret-i Abbas'ın oğlu, tabii Peygamber Efendimiz'in de amcası oğlu, yâni yeğeni... Demek ki oynayanlar hep Peygamber Efendimiz'in başka başka amcası oğulları, ama hepsi yeğenleri; Abbas'ın iki oğlu Kusem ve Ubeydullah, Ca'fer'in bir oğlu Abdullah... Bunlar sokakta oynarken, Peygamber Efendimiz binek üzerinde geliyor. Bu Ca'fer-i Tayyar'ın oğlu Abdullah'ı göstererek:

"--Şuna bana verin!" demiş.

Bir ihtiyaç yok, sefer yok, bir şey yok ama, çocukların gönlünü yapmağa gayret ediyor, dikkat ediyor, yâni çocukları seviyor, bizim için örnek...

Bu Abdullah anlatıyor: "Beni ön tarafına oturttu, Kusem'i de göstererek, 'Şunu da kaldırın!' dedi, terkisine aldı." diyor. Terki atın arka tarafı veya devenin arkası demek. Yâni süvarinin gittiği yerin arkasına, terkisi denir. Onu da oraya almış.

"Sonra da üç defa benim başımı okşayıp, her okşayışında da: 'Allah'ım Ca'fer'in çocuklarına sen sahip çık!' diye dua buyurdu." diyor. Herhalde babaları şehid olduğu için, şehid oğlu olmaları dolayısıyla saçlarını okşayıp, üç defa böyle dua buyurmuş. Yâni sokakta oynuyorlar, bineğine alıyor, başlarını seviyor, dua ediyor.

Peygamber SAS Efendimiz'in şefkatine, ilgisine, sevgisine, merhametine bakın! Akrabasını kayırmasına kollamasına, şehidlerin çocuklarına bakmasına, rikkatine nazar edin, ibret alın!..

Ömer ibnül-Hattab RA bir keresinde Peygamber Efendimiz'i, iki omuzunda torunları Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin'le görmüş:
"--Aman, altınızdaki bineğiniz ne kadar güzel!" demiş.
Peygamber Efendimiz de:
"--Bunların ikisi de ne şahane süvari!" demiş.

Torunlarını medh ediyor, onların da güzel olduğunu söylüyor. Bunlar Peygamber SAS Efendimiz'den güzel, ibretli şeyler.

Câbir ibn-i Abdillah RA anlatıyor: Bir keresinde Peygamber Efendimiz'le yemeğe çağrılmışlar, davet mahalline gidiyorlar. Yolda giderken, Hazret-i Hüseyin çocuklarla oynuyormuş, Efendimiz kalabalık içinde koşarak ilerliyor, kolların açıp torunu Hazret-i Hüseyin'e doğru gidiyor. O da bir o tarafa, bir o tarafa kaçıyor. Yâni torun, sevildiğini bildiği için, dedesi geliyor kendisini yakalayacak diye, bir o tarafa bir o tarafa kaçıyor. O kaçtıkça Efendimiz de gülüyor. Derken Hazret-i Hüseyin'i yakalamış, bir elini çenesinin altından tutmuş, bir eliyle de enseninde tutmuş, boynuna sarılmış, öpmüş. Sonra buyurmuş ki:

"--Hüseyin benden, ben de ondanım..."

Yâni etrafındakilere benimsediğini ifade ediyor. "Onu seveni Allah sevsin! Hasan ve Hüseyin, soy devam ettiren torunlardan iki torundur." diye medh etmiş. Biz de Rasûlullah Efendimiz'in sevdiği, mübarek torunları diye Hazret-i Hasan'ı ve Hazret-i Hüseyin'i seviyoruz.

Tabii bu sözümle herkes memnun olmuştur. Yâni ben bütün ahâlinin hoşuna gidecek bir söz söylemiş oluyorum. Türkiye'de sünnîler var, alevîler var... Sünnîler de memnun olmuştur, alevî kardeşlerimiz de memnun olmuştur, "Tamam, bu hoca Hazret-i Hüseyin Efendimiz'i seviyor." diye. Elbette severiz, Peygamber Efendimiz'in torunu, sevmez miyiz, başımızın tâcı...

Hazret-i Hüseyin'i öldüren Emevîler... Yâni Hazret-i Hüseyin'i şehid edenlerin acısını sünnîlerden çıkartmak doğru değil ki... Sünnîler de Peygamber Efendimiz'in torunu Hazret-i Hüseyin'in bağrı yanık aşıklısı, onun fedâisiyiz. Bizim de o hâdiseye yüreğimiz yanıyor, ciğerimiz parçalanıyor. Bu ayrılık gayrılığın mesnedi, esâsı yok, alevînin sünnîye düşman olmasına sebep yok... Herkes Kur'an-ı Kerim'in çizgisine gelmeli, Rasûlullah SAS'in yoluna girmeli, sünnetine uymalı, öyle yürümeli!..

Ne kadar güzel rivâyetler, ne kadar tatlı şeyler, bizim kitaplarımızda böyle yazılı... Hazret-i Hüseyin Efendimiz'i severiz; dedemizdir, büyüğümüzdür, başımızın tâcıdır.

Peygamber Efendimiz SAS'in böyle çocuk kovalaması, kucağını açması, gülmesi; sahneyi gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz?.. Daha önceki konuşmalarımda da anlatmıştım, torunları bir keresinde yanına gelmişler de:
"--Komşunun devesi var, bizim devemiz yok!" demişler.
"--Ben sizin deveniz olayım!" demiş.
Torunların omuzlarına almış:
"--Ama onların devesi bağırıyor..." demişler.
O da deve taklidi yaparak:
"--Bak ben de bağırıyorum." demiş.

Yâni maksat, çocukların gönlünü almak... Her zaman söylediğim gibi, çocuklarımız istikbâlin hazineleri, onları istikbâle göre yetiştireceğiz. Peygamber Efendimiz bize çocuklarımıza kerîm insan muamelesi yapmamızı tavsiye ediyor. Kerîm insan ne demek?.. Kerem sâhibi, asâletli, soylu insan demek. Çocuklarımıza asâletli, soylu insan muamelesi yapacağız ki, asâletli, soylu olsunlar; bağırıp, çağırıp, söğüp, döğüp, itip, kakıp, onun kalbini kırıp, ahlâkını bozup, ters muamele etmememiz gerekiyor. İşte Rasûlullah Efendimiz'in hayatından örnekler...

Peygamber Efendimiz'in böyle çocuklarla olan muamelesi, kendi çocukları veya şehid çocukları veya sıradan herhangi bir kimsenin çocuğuna, küçüklere karşı davranışları, belki tahmin etmediğiniz hususlar... Böyle yapacağını tahmin etmezdiniz. Bundan sonra, biz de inşaallah bunlara dikkat edelim!..

c. Hanımlara Güzel Muamele

Tabii, evli eşlerin birbirlerine karşı davranışlarında da Peygamber SAS Efendimiz'in tavsiyeleri var. Onların da üzerimizde hakkı olduğunu, onlara iyi davranmamız gerektiğini bildiriyor. Bunu da zaman zaman vaazlarımda, konuşmalarında bildiriyorum. Çünkü bizde bir Anadoluluk havası var, bir kazaklık sözü var, kılıbıklık sözü var; kılıbık olunca adama kızılıyor.

Tabii ölçünün dışına çıkınca doğru değil; yâni hanımın dümen suyuna girip, ne söylerse yapmak doğru değil... Çünkü evin sorumlusu, kazancı getiren;

(Erricâlü kavvâmûne alen-nisâ') Çocuklardan hanımlardan sorumlu olan, onları koruyup kollayacak olan, dinî bakımdan geçimini sağlamakla mükellef olan erkek, tabii kılıbık olmayacak... Ama kılıbık olmayacak demek, kazak olacak demek değil... Vuracak, kıracak, hiç kadını dinlemeyecek ve ilgilenmeyecek demek değil... Öyle de anlamamak lâzım! İslâm bize daima güzel ahlâk, aşırılıktan uzak, orta yolu, itidalli yolu tavsiye ediyor.

Bunun iki misalini söyleyerek, anlatarak sohbetimi bu iki konuyla tamamlamak istiyorum. Yâni Peygamber Efendimiz'in çocuklara karşı sevgisi muhabbeti, hanımlara iyi davranılmasını tavsiyesi... Tabii daha önce konuşmamın başında, bir de Rasûlullah Efendimiz'in etrafında ashabının hâlelenmesi, halkalanması, onu koruması, başında, hizmetinde elpençe durması, geceleyin kapısında nöbetçi beklemesi, koruması ve sâireden bahsettik. Bunlar da ayrı konu sayılabilir. Yâni nasıl muhabbetli bir ümmetiz elhamdü lillâh...

Osman ibn-i Ma'zun RA vardı, Allah şefaatine erdirsin; onun hanımının ismi Havle idi. Bir gün yanına geldiği zaman, Peygamber SAS onu gördü; baktı ki kıyafeti perişan, çok eski püskü elbiseler giymiş.

"--Nedir bu halin?.." diye hayretle sordu.

Tabii, orası Peygamber Efendimiz'in zamanında çok zengin bir ülke değildi ama, anlaşıldığına göre, ölçülü orta bir kıyafet de vardı. Demek ki bu hanım, Rasûlullah Efendimiz'in yanına çok perişan, hırpâni, parça parça, dikkat çekici, eski püskü bir giyimle gelmiş. "Nedir bu halin?" diye sorunca, Havle RA:

"--E ne yapayım, kocam geceleri namaz kılıyor, gündüzleri de oruç tutuyor. Kendisini ibadete vermiş, eve, işe, güce, kazanca, çarşıya, pazara, ziraate, ticarete pek aldırdığı yok! Tabii kazanç olmayınca da, evin hâli böyle perişan oluyor." demiş.

Peygamber SAS Hazretleri bunları dinlemiş, Osman ibn-i Ma'zun RA'ı görünce, onu azarlamış:

"--Osman, bizim dinimizde rahiblik yoktur, ruhbanlık yoktur, ibadete düşüp dünyayı terk etmek yoktur. Ben senin için örnek değil miyim, ben böyle mi yapıyorum?.. Allah'a yemin ederim ki, ben Allah'dan sizin en çok korkanınızım, Allah'ı en çok bileninizim; onun emirlerine, yasaklarına, kanunlarına en fazla riayet etmekte olan benim! Ben böyle mi yapıyorum, benden böyle mi gördün?.. Böyle yapma!" demiş.

O zaman, Osman ibn-i Ma'zun RA demiş ki:

"--Evet ya Rasûlallah, benim için en güzel örnek sensin! Allah beni sana kurban etsin..." diye cevap veriyor.

Yâni o azarlamadan payını almış, dersi çıkartmış, "Baş üstüne!" demiş. Bu hâdiseden sonra Havle RA Peygamber Efendimiz'in yanına ne zaman gelse, düzgün kıyafetle gelirmiş. Hem de böyle güzel elbiseler giyinmiş olarak gelirmiş...

Demek ki, ölçülü davranıp hanımları da kollamak, onları da üzmemek, mahrum bırakmamak gerekiyor. Bu onu gösteren bir olay.

Bu konuyla ilgili olduğu için bir başka olay daha anlatalım. Biliyorsunuz zaman zaman râvilerin isimlerini söyleyince onlar hakkında bazı bilgiler de söylüyorum. Mısır'ı Amr ibnül-As RA fethetmişti. Bu daha sonra hakem olayına da ismi giren sahabi... Bir de onun oğlu Abdullah vardı. Bu Abdullah ibn-i Amr ibnül-As RA, kabri Mısır'da, bize ziyaret nasip oldu; Allah şefaatine erdirsin, cennete buluştursun...

Dört Abdullah'dan birisi, yâni ashabın içinde genç olan ama, dinine, ibadetine bağlı, bilgisi yüksek dörte tane meşhur Abdullah isminde kişi vardı. Yâni bir tane değil, iki tane değil, dört tane Abdullah... Birisini ötekisinden nasıl tanıyacağız, nasıl farkedeceğiz?.. Her birisi ayrı meziyetleri olan kimselerdi. Bu dört Abdullah'a (Ebâdile-i Erbaa) "Dört Abdullahlar" denilirdi. Birisi bu Amr ibn-ül Âs'ın oğlu, birisi Peygamberimiz'in amcası Abbas'ın oğlu Abdullah ibn-i Abbas, bir tanesi de Abdullah ibn-i Mes'ud, birisi de Hazret-i Ömer'in oğlu Abdullah ibn-i Ömer ibn-i Hattab RA...

Bu Amr ibnül-As Kureyş'in ileri gelenlerinden idi. İtibarlı, akıllı, uslu, ferâsetli, gayretli, sohbeti dinlenen, görgülü, bilgili bir kimseydi. Mısır'ı da fethetmek ona nasib oldu. Oğlu Abdullah'ı Kureyş kâbilesinden, bir iyi aileden kadınla evlendirmiş. Fakat bu dört Abdullah'dan birisi olan Abdullah ibn-i Amr ibnül-Âs, namaza, oruca çok düşkünmüş. Mübarek, düğün olmuş dernek olmuş, evlilik olmuş, gerdek olmuş; namazdan oruçtan başını çekmiyor, hanımı ile pek ilişki içinde olmuyor.

Bir gün babaları Amr ibnül-As evlerine gelmiş, gelinine sormuş:
"--Kocanı nasıl buldun, nasılsınız?.." filân diye.
Gelin de kayın pederine şöyle bir îmâlı söz söylemiş:
"--İyi bir koca, ne örtümüzü açıyor, ne yatağımıza yaklaşıyor." demiş.

Kocasını medhetmiş ama, bir taraftan da huyunu şikayet yollu söylemiş. Çünkü evlilikte karşılıklı haklar var, vazifeler var. Sonra evlilik insanın nesli devam etsin diyedir, Allah hayırlı evlâtlar versin diyedir. Onlar insanın semere-i fuâdıdır, yâni evlâtları gönlünün meyvalarıdır. Elbette evlâtları olacak, soyu devam edecek, nesli genişleyecek... Bu sevaplı bir şey, kıymetli bir şey. Peygamber Efendimiz:

"--Evlenin çoluk çocuk sahibi olun çoğalın, ben sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim!" buyuruyor.

Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri, yâni Peygamber Efendimiz doğum kontrolüne karşı... Vehbi Koç Vakfı ilgilileri ne kadar kızsalar da işin doğrusu böyle...

"İyi bir koca ama ne örtümüzü açıyor, ne yatağımıza yaklaşıyor." diye cevap verince, Amr ibnül-As RA sinirlenmiş, oğluna ağzına geleni söylemiş, ağır ağır sözler söylemiş: "Ben sana gelin olarak Kureyş'ten soylu, soplu, itibarlı, kıymetli bir kadın alayım, sen de onun yanına yanaşma, namaz kıl, oruç tut..." filân diye epeyce bir kızdıktan sonra, Rasûlullah SAS Efendimiz'in yanına gelmiş. Oğlunun bu hâlini Peygamber Efendimiz'e şikayet yollu anlatmış.

Siz olayın sonunu önceden tahmin etmeye çalışın! Yâni acaba Rasûlullah Efendimiz, oruç tutuyor namaz kılıyor diye Abdullah ibn-i Amr ibnül-Âs'ı mı müdafaa edecek, ne olacak?..

Peygamber Efendimiz bu oruç ve namaz düşkünü mübarek sahabiyi, genç damat Abdullah'ı yanına çağırmış:

"--Gündüzleri hep oruç mu tutuyorsun?"
"--Evet..." demiş.
"--Geceleri hep namaz mı kılıyorsun?"
"--Evet..."

"--Ama ben bazen oruç tutuyorum, bazen tutmuyorum, yâni her gün oruç tutmuyorum. Geceleri de hem namaz kılıyorum, hem de bazen uyuyorum. Kadınlarıma da ilgi gösteriyorum. Kim benim yolumdan uzaklaşırsa, benden değildir. Benim gibi yap!" diye tavsiye buyurmuş.

Sonra demiş ki:
"--Kur'an-ı Kerim'i her ay bir defa hatmet, yâni bir ayda Kur'an-ı Kerim'i oku bitir."

Tabii Kur'an-ı Kerim'in bir ayda bitmesi demek, günde bir cüz okunması demektir. Bakın, kendinizi bu söz karşısında tartın! Günde bir cüz okuyabiliyor musunuz, yoksa yılda bir hatim indirebiliyor musunuz, yoksa on yılda daha hatim indiremediniz mi?.. Kendinizi sorguya çekin!

Demiş ki:
"--Yâ Rasûlallah, ben kendimi bundan daha fazlasını yapabilecek kuvvette hissediyorum."
Peygamber Efendimiz:
"--Öyleyse on günde hatmet!" demiş.
Yâni önce, "Ayda bir hatmet" diye kolaylığı gösteriyor. On günde hatim edince, günde üç cüz okuyacak, yâni altmış sayfa okuyacak.
"--Ben bundan daha fazlasını da yapabilirim..." deyince:
"--O halde üç günde hatmet."
Yâni günde on cüz okuyacak, üç günde bir hatim indirecek. Sonra demiş ki:
"--Her aydan üç gün oruç tut."

Kardeşlerimiz tasavvufî vazife alırken, benden zikir telkini, tarikata giriş dersi alırken, Efendimiz'in tavsiyelerini, ettiği zikirleri, tavsiye ettiği namazları, tavsiye ettiği oruçları söylüyorum. "Ramazan'ın dışında da, sünnet olan oruçları tutun!" diyorum. Peygamber Efendimiz nasıl yapardı?.. "Her ayın başında, ortasında oruç tutarsanız; üç gün oruç, on misli fazlasıyla bir ay oruç tutmuş gibi sevap olur." diye tavsiye ederdi.

Veyahut her ayın onüç, ondört, onbeşi vardır, yâni mehtaplı gecelerin gündüzleri, eyyâm-ı biyz denir; Peygamber Efendimiz o günlerde oruç tutarlardı. Eyyam-ı biyz orucunu kendisi hiç bırakmamış. O da üç gün eder, on misli sevap fazlasıyla gene otuz gün eder. Hafta içinde pazartesi, perşembe oruçlarını tutarlardı. Ama demiş ki:
"--Her ayda üç gün oruç tut!"
Amr ibnül-Âs'ın oğlu Abdullah, genç, dinç, ibadete kuvveti var, şevki var:
"--Ben bundan fazlasını yapabilirim." demiş.
Böyle dedikçe:
"--O zaman daha fazlasını tut, şu kadar tut, bu kadar tut... " demiş.
"--Daha fazlasını yapabilirim" deyince en son noktaya gelmiş demiş ki:
"--Öyleyse bir gün oruç tut, bir gün oruç tutma, ye!"

Yenilmeyen güne o gün iftar etti deniliyor. Biz iftar deyince, orucun arkasından akşamleyin yenilen yemeği anlarız, Araplar bu mânâya da kullanırlar. Bir gün iftar etmek demek, yâni o gün oruç tutmamak demek:

"--Bir gün ye, bir gün tut! Bu oruçların en üstünüdür, kardeşim Dâvud Peygamber'in orucudur." Savm-ı Dâvûdî derler, Dâvud AS bir gün yermiş, bir gün tutarmış. "Mâdem o kadar kuvvetlisin, bâri öyle yap, onun gibi yap! Ama her ibadetin bir rağbetli olduğu zaman vardır, bir de isteğin gevşekliği vardır. Yâni her rağbetin bir fetreti vardır, bir zaman gelir yapmayacak duruma gelirsin. Bu sünnete uygun olması daha iyidir, aksi takdirde bid'at olur. Sünnete aykırı tarzda yapmamak lâzımdır." diye tavsiyede bulunmuş.

Yâni sünnete uymayı tavsiye etmiş. Sünnet nedir?.. Peygamber SAS Efendimiz'in yolu... Tabii Peygamber Efendimiz'le konuştuğu zaman genç, yeni evlenmiş Abdullah böyle konuşmuş ama, yaşlandığı zaman bu oruçları tutamamağa, Kur'an-ı Kerim'i bu kadar çabuk okuyamamağa başlamış:

"--Keşke Rasûlullah'ın verdiği müsaadeyi, yâni ruhsatı kabul etseydim de, keşke fazla arttır demeseydim de, şimdiki yapamaz duruma düşmeseydim!" diye pişmanlık duyduğunu ifâde etmiş.

Demek ki ibadetlerde aşırılık uygun değil, ölçülülük ve devamlılık uygun... Yâni çok yapıp da, sonra bıkıp bırakmak vebal; ölçülü yapıp da devam etmek güzel... İbadetlere devam etmek lâzım! Tabii bu benim konuştuklarından sonra, tahmin ediyorum dinleyen kardeşlerimin zihninde bir izlenim meydana gelecek, belki şöyle diyecek olduklarını sezinler gibi oluyorum, hissediyorum:

"--Dinimiz ne kadar güzelmiş! Dinimiz benim tahmin ettiğim gibi değilmiş. Haa, ben İslâm'ın böyle olduğunu bilmiyordum. Peygamber SAS Efendimiz'in böyle olduğunu bilmiyordum." diyecekler.

Aziz ve sevgili kardeşlerim! Kütüphanelerimizde çok güzel kitaplar var, gayet güzel ciltlenmiş, dizi dizi dizilmişler. O kitaplar bize bakıyorlar ama, biz o kitaplara bakmıyoruz. Onlar bize bakıyor, biz onları açmıyor, okumuyoruz. Ne kadar güzel basılmış, ne zahmetler çekilmiş. Allah'ın emirleri ne güzel anlatılmış, Peygamber Efendimiz'in hayatı ne güzel belirtilmiş, ne kadar geniş incelenmiş. Ama bizim dinimizden haberimiz yok. Hazineye sahibiz, hazinenin farkında değiliz.

Hindistanlı bir fakir varmış, tarlası taşlıymış. Ekin ektiği zaman mahsulü kıt verirmiş, az verirmiş. Fakr u zarûret çekmiş, para kazanayım, geçimimi sağlayayım diye terk-i diyar eylemiş, başka yerlere göçmüş... Amma sonradan anlaşılmış ki, o taşlı tarlasında elmas varmış. Orası sonradan elmas madeni olmuş, dünyanın en büyük elmasları, en kıymetli elmasları da oradan çıkmış diye Deyl Karneci'nin bir kitabında okumuştum.

Yâni tarlasında elmaslar olup da, fakirlik içinde ölen kimselerden olmamak lâzım! İslâm bir hazine, İslâm bir şifa kaynağı, İslâm bir feyiz kaynağı... İslâm bizim en kıymetli varlığımız, ama müslümanlar İslâm'dan, îmandan, ihlâsdan, irfandan, ilimden, edebden, ahlâktan, İslâm'ın öğrettiği güzelliklerden habersiz... Millet yönünü Batıya dönmüş, "Batı... Batı... Batı... Batı..." diye batıp gidecekler.

Ben bu vaazı Wuppertal'dan yapıyorum, Almanya'dan yapıyorum. Gündüz biraz alış-verişe çıktık, ev sahibinin amcası diyor ki:

"--Bu mevsimde çarşıya, pazara çıkılmaz! Çünkü hava yaz olduğundan, bu herifler, bu kadınlar açık saçık gezerler." diyor.

Görüyoruz ki, bizim bunlardan bir eksikliğimiz yok; bizim bunlara üstünlüklerimiz var, îman üstünlüğümüz var, ahlâk üstünlüğümüz var... Medeniyetimiz dünyanın en güzel medeniyeti, irfanımız en derin irfan, her şeyimiz güzel... Ama millet başını hep Batıya çevirmiş, doğuya bile çevirmiyor, güneye hiç çevirmiyor, güneye çevirmekten ödü patlıyor. Ya kuzeye Rusya'ya çevirmiş, ya kuzeybatıya Avrupa'ya çevirmiş, batıdan başka bir şey bilmiyor...

Reisicumhur bir keresinde doğuya Honkong'a gitti de: "Yâ bunlar Yirmibirinci Yüzyıl'a girmişler!" diye hayret etti. Nihayet orda da medeniyet olduğunu, oralarda da Batı medeniyetinden farklı medeniyetlere sahip insanların başarılı işler yaptığını, nihayet bizim halkımız fark eder gibi ama, bir kısmı hâlâ farkedememiş durumda... Kendisinin nimetlerinden, hazinelerinden habersiz; dışarının süflî hayatını hayat sanıyor, gàfillikle, câhillikle ömrünü geçiriyor. Allah cümlesini uyandırsın...

Tabii onlar da yalan yanlış yolda giderlerse sonunda pişman olurlar, perişan olurlar, çoluk çocuğunun hayrını görmezler, zararını görürler. O kötü yaşantılarının, içkilerinin, kumarlarının, dinden îmandan uzak yaşayışlarının dünyada da, ahirette de cezâsını elbette çekerler. Onların da öyle olmasını istemiyoruz.

Allah cümleyi nevm-i gafletten îkàz eylesin, yâni gaflet uykusundan uyandırsın... Cümleye hakkı hak olarak görmeyi ve uymayı nasib etsin... Bâtılı bâtıl olarak görüp ondan korunmayı nasib etsin... Allah-u Teàlâ Hazretleri sevdiklerinizle, çoluk çocuğunuzla, dostlarınızla beraber iki cihan saadetine erdirsin... Cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin, aziz ve sevgili Akra dileyicileri...

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

15. 08. 1997 - Wuppertal / ALMANYA

Kaynak: "Allah'ın Gazabı ve Rızası"

Çilehàne - Ana Sayfa