EBÛ HÜREYRE RA

Ebû Hüreyre Abdurrahmân ibn-i Sahr ed-Devsî (ö. 58 / 678)

Yemen’de yaşayan Ezd kabilesinin Devs koluna mensub olup ne zaman doğduğu belli değildir. Câhiliye devrindeki adı çeşitli kaynaklarda Abdüşems, Abdüamr, Sükeyn, Amr b. Abdüganm gibi farklı şekillerde kaydedilmektedir. Hazret-i Peygamber onun adını Abdurrahman veya Abdullah olarak değiştirmiştir. Künyesiyle ilgili en yaygın rivayet, koyun otlatırken bulduğu kedi yavrularını (Ar. hir [kedi], ism-i tasgîri hüreyre) elbisesinin eteğine koyup onlarla oynadığı için kendisine “Ebû Hüreyre” dendiği şeklindedir. (Tirmizî, “Menâkıb”, 46; Hâkim, III, 506). İlk karşılaştıkları zaman Resûl-i Ekrem’in ona Ebû Hüreyre diye hitap etmesi bu künyenin Hazret-i Peygamber tarafından verilmediğini göstermektedir. Ebû Hüreyre’nin bu adla anılmaktan hoşlanmadığı, kendisine zaman zaman Peygamberin hitap ettiği gibi Ebû Hir denmesini arzu ettiği rivayet edilmektedir.

Adı unutulan Ebû Hüreyre’nin baba ve annesinin adı hakkında da değişik rivayetler vardır. Babasına Ganm (Abdüganm), Âiz, Âmir, Amr, Umeyr, Hâris, Abdüşems, dendiği, annesinin adının Ümeyme veya Meymûne bint-i Subeyh (Sufeyh) olduğu kaydedilmektedir. Yetim olarak büyüdüğünü söylemesi babasını küçük yaşta kaybettiğini gösterir. Amcası Sa’d ibn-i Ebû Zübâb’ın Hazret-i Peygamber, Ebû Bekir ve Ömer devirlerinde Devs kabilesinin reisliğini yapması (Abdülmün’im Sâlih Ali el-İzzî, s. 18-19), yakaladığı Kureyşlileri intikam almak için öldüren dayısı Sa’d ibn-i Sübey’in devrinin tanınmış yiğitlerinden biri diye bilinmesi (İbn-i Sa’6, IV, 325; İbn-i Kuteybe, el-Maârif, s. 277), bazı iddiaların aksine Ebû Hüreyre’nin hem baba hem de anne tarafından tanınmış bir aliye mensub olduğunu göstermektedir.

Ebû Hüreyre’nin 7. (628) yılın başlarında Tufeyl ibn-i Amr ed-Devsî vasıtasıyla müslüman olduğu ve kabilesinden altmış veya yetmiş aile ile birlikte Tufeyl’in başkanlığında Rasûlüllah ile görüşmek üzere aynı yılın muharrem ayında (Mayıs 628) Medine’ye gittiği bilinmekle beraber onun daha önce müslüman olmayıp Medine’ye İslâmiyet’i kabul etmek üzere geldiği de rivayet edilmektedir. (Buhârî, “İtk”, 7). Aralarında Ebû Hüreyre’nin de bulunduğu Devsliler Hazret-i Peygamber’in Hayber’de olduğunu öğrenince oraya gittiler. Ebû Hüreyre’nin, henüz fethedilmeyen bazı Hayber kalelerinin fethine katıldığı kendi ifadesinden anlaşılmaktadır (Buhârî, “Eymân”, 33; Vâkıdî, II, 636).

Ebû Hüreyre Medine’ye ulaştığı günden itibaren kendisini tamamen dine verdi ve Rasûlüllah’ın yanında bulunduğu sürece dünyevî hiçbir arzu peşinde koşmadı. Bazlarının ganimetlerden de daha fazla pay almaya çalıştığı günlerde Hazret-i Peygamber’in, ganimet talibinde bulunup bulunmadığını sorması üzerine Allah’ın verdiği ilimden kendisine bir şeyler öğretmesini istedi (İbn-i Hacer, el-İşâbe, VII, 436-437). İsâmiyet’i geç benimsediği için kaybettiği yıllarını telâfi etmek amacıyla, açlıktan bayılacak dereceye geldiği halde Mescid-i Nebevî’deki Suffe’den ayrılmazdı.

Ebû Hüreyre, kısmen Hayber fethine ve daha sonra yapılan gazvelerin hepsine katıldı. Umretül-kazâ’da Resûlüllah’ın kurbanlıklarını Mekke’ye götürmekle vazifeli olanlar arasında yer aldı. Hazret-i Peygamber’in düşmanlara karşı oluşturduğu bazı özel timlerde de görev aldı (Ebû Dâvud, “Cihad”, 112; Tirmizî, “Siyer”, 20). Daha sonra onun Yermük Savaşı’na (İbn-i Hacer, el-İşâbe, III, 254) ve Cürcân’ın fethine (İbnül-Esîr, el-Kâmil, III, 30) katıldığı kaydedilmektedir. Hazret-i Peygamber Hindistan’ın fethedileceğini müjdeleyince ömrü yeterse canıyla ve malıyla bu savaşa da katılacağını söylemesi (Nesâî, “Cihâd”, 41) onun cihada karşı duyduğu arzuyu göstermektedir.

Ebû Hüreyre’nin Medine’ye geldiği tarihten Hazret-i Peygamber’in vefatına kadar dört yıllık bir süre geçmekle beraber Resûlüllah’ın yanında üç yıl kaldığını bizzat söylediğine göre, Alâ ibn-i Hadramî başkanlığında Bahreyn’e gittiği (8/629-30) ve orada bulunduğu süreyi bu zamanın dışında tuttuğu anlaşılmaktadır. Onun Hazret-i Peygamber’in yanında iki yıldan daha az kaldığını ileri sürenler, kendisini Alâ ibn-i Hadramî’nin ölümüne kadar (21/642) Bahreyn’de kalarak valilik görevini ondan devraldığını zannetmiş olmalıdırlar. Halbuki Alâ 9 (630) yılında bu görevden alınarak yerine Ebân ibn-i Saîd getirilmiş, Hazret-i Ebû Bekir irtidat olayları sırasında Alâ ibn-i Hadremî’yi tekrar Bahreyn’e gönderirken Ebû Hüreyre’yi de onunla birlikte yollamıştır.

Halife Ömer, Kudâme ibn-i Maz’ûn’u zekât ve vergi âmili olarak Bahreyn’e gönderirken Ebû Hüreyre’yi de orada namaz kıldırıp kazâ işlerine bakmakla görevlendirdi (İbn-i Hacer, el-İşâbe, V, 425). Daha sona onu görev yaptığı Bahreyn’e iki defa vali olarak tayin etti. Ebû Hüreyre valilikten ayrılıp Medine’ye döndüğü zaman halife bütün valilerine uyguladığı yöntemi ona da uygulamış ve Bahreyn’den ne getirdiğini sormuştur. Ebû Hüreyre 20000 dirhem getirdiğini, bunu da yaptığı ticaretten veya üreyen atlarından, biriken maaşlarından ve kölesinin kazancından elde ettiğini söyledi. Fakat Ömer, sermayesini ve görev esnasında harcadığı parayı aldıktan sonra geri kalanı beytül-mâle iade etmesini emretti. Bazı rivayetlerde ise Hazret-i Ömer’in Ebû Hüreyre’ye, “Allah’ın ve kitabının düşmanı! Allah’a ait olan malı mı çaldın?” diye çıkıştığı, fakat onun bu ithamı şiddetle redderek Allah’a ve kitabına asla düşman olmadığını, aksine onlara düşmanlık edenlere düşman olduğunu belirttiği, beytül-mâle ait hiçbir malı zimmetine geçirmediğini söylediği, buna rağmen halifenin onun malının yarısına veya tamamına el koyduğu ileri sürülmektedir. Ancak bütün rivayetlerde özellikle belirtildiği gibi yapılan tahkikat sonunda Ebû Hüreyre’nin dürüstlüğü ortaya çıkınca Hazret-i Ömer ısrarla onu tekrar vali tayin etmek istemiş, fakat Ebû Hüreyre, zan altında kalıp rencide edilmek istenmediğini belirterek bir daha görev kabul etmemiştir. (Abdürrezzak es-San’âni, XI, 323; Ebû Ubyed, s. 250; İbn-i Sa’d, IV, 335; İbn-i Kesîr, VIII, 113). Ömer gibi âdil bir halifenin Ebû Hüreyre’yi görevine iade etmek istemesi, onun dürüstlüğü hususunda herhangi bir şüphesinin bulunmadığını göstermektedir.

Hazret-i Osman’ın hilâfetini destekleyen Ebû Hüreyre, halifenin evi isyancılar tarafından kuşatıldığı zaman kılıcını alıp onun yanına gitti. Fakat Hazret-i Osman müslüman kandı dökülmesini istemediğini söyleyerek ona kılıcını bıraktırdı (İbn-i Sa’d, III, 70). İslâm tarihinde fitnenin başlangıcı olarak kabul edilen bu olaydan sonra Ebû Hüreyre müslümanlar arasında çıkacak kargaşadan uzak durulması gerektiğini belirtir, bu fitnelerden kurtulmanın yegâne yolunun silaha el atmamak olduğunu söylerdi (Hâkim, IV, 472). Hazret-i Ali ile Muâviye arasında çıkan savaşlarda Sa’d ibn-i Ebû Vakkas, Abdullah ibn-i Ömer ve tanınmış diğer sahâbîler gibi o da hiçbir tarafı tutmadı. Bazı Şiî kaynakların Sıffin’de Muaviye tarafını tuttuğuna dair yer alan iddialar asılsızdır. Sıffin Savaşı’ni bütün ayrıntılarıyla ele alan gulât-ı Şîa mensubu Nasr ibn-i Müzâhim el-Minkarî’nin Ebû Hüreyre’den hiç söz etmemesi de bunu gösterir.

Zehebî, Muâviye döneminde Ebû Hüreyre’nin zaman zaman Medine valiliği yaptığını, halifenin ondan memnun kalmadığı zaman kendisini azledip yerine Mervân’ı getirdiği, bazen de Mervân’ı azledip onu tayin ettiğini söylemektedir (A’lâmün-Nübelâ’, II, 613). Bu bilgi diğer kaynaklarda yer almamakla birlikte 54-57 (674-677) yılları arasında Medine valiliği yapan Mevân’ın bazı sebeplerle Medine’den ayrıldığında yerine Ebû Hüreyre’yi vekil bıraktığı kaydedilmekte (meselâ bk. Müslim, “Cum’a”, 61), bu sırada Ebû Hüreyre’in namazları kıldırıp davalara baktığı ve cezaları uyguladığı belirtilmektedir (Vekî’, 1, 111-112). Bu dönemde Ebû Hüreyre, Hazret-i Peygamber’in ortaya çıkacağını haber verdiği kötü idarecilerden olmaması için Mervân’ı zaman zaman uyarmıştır. Onun Mervân’dan dünyalık beklediği yolundaki iddiaların hiçbiri sağlam rivayete dayanmamaktadır. Muâviye kendisine bir şeyler verdiği zaman sesini çıkarmadığı, vermediği zamanlar ise ileri geri konuştuğu yolundaki rivayete karşılık onun, alın teriyle kazandığı bir dirhemi başkasından gelecek yüz binlerce dirheme tercih ettiğini söylediği bilinmektedir (Zehebî, A’lâmü’n-nübelâ, II, 615).

Ebû Hüreyre, hayatının son dönelerinde yabancıların çoğaldığı, görüşebileceği sahâbîlerin azaldığı Medine’den ayrıldı ve yakın mesafede bulunan Zülhuleyfe’deki veya Akîk’taki evine çekildi. Vefatından bir süre önce hastalandı ve 58 (678) yılında yetmiş sekiz yaşlarında iken vefat etti. Onun 57 (677) veya 59 (679) yılında öldüğü de söylenmektedir. Cenazesi Medine’ye getirildi. Abdullah ibn-i Ömer ve Ebû Saîl el-Hudrî gibi sahâbilerin de katıldığı cenaze namazını Medine Valisi Velîd ibn-i Utbe kıldırdıktan sonra Cennetül-Bakî’a defnedildi. Velîd ibn-i Utbe onun vefat haberini Muâviye’ye bildirdiği zaman halife, Ebû Hüreyre’nin Hazret-i Osman’ı destekleyenlerden biri olduğun söyleyerek geride kalan yakınlarına 10 000 dirhem vermesini ve kendilerine iyi davranmasını emretti. (Hâkim, III, 508). Muaviye’nin bu davranışı bazı kimseler tarafından Ebû Hüreyre’nin aleyhinde kullanılmış ve Hazret-i Osman lehinde hadis uydurmasına mükâfat olarak ailesine yardım edildiği ileri sürülmüştür.

Ebû Hüreyre’nin dört oğlu ile bir kızı olduğu söylenmektedir. Muharrer, Muharriz, Abdurrahman ve Bilâl adlı oğullarının ilk üçü az da olsa hadis rivayetiyle meşgul olmuşlardır. Kızı Sâid ibn-i Müseyyeb ile evlenmiştir.

Şahsiyeti ve İlmî Hayatı:

Ebû Hüreyre geniş omuzlu, saçı çift örgülü, sakalına kına yaktığı için kızıl sakallıydı. Başına siyah sarık sarardı. Gecenin üçte birinde uyur, üçte birine ibadet eder, üçte birinde de hadis müzakere ederdi (Dârimî, “Mukaddime”, 27). Ona yedi defa misafir olduğunu söyleyen Ebû Osman en-Nehdî, Ebû Hüreyre ile hanımı ve hizmetçisinin geceleyin sırayla kalkıp ibadet ettiklerini bildirmektedir. Hazret-i Peygamber’e duyduğu derin sevgiyi, “Sen görünce mutlu oluyorum, gözüm gönlüm aydınlanıyor” diye ifade ederdi (Müsned, II, 323; Hâkim, IV, 160). Resûlüllah’ın vefatından sonra Mescid-i Nebevî’de hadis rivayet ederken onu hatırladığı için gözyaşını tutamadığı olurdu. (Tirmizî, “Zühd”, 48; Hâkim, I, 418). Ebû Hüreyre şakadan hoşlanır ve nükteli uyarılarıyla müslümanları düşünmeye sevkederdi.

Mekke’nin fethinden önce hicret ettiği için hicret sevabı alması, üç yıl boyunca Hazret-i Peygamber’in sohbetinde bulunması, onu ve annesini mü’minlerin sevmesi için Resûl-i Ekrem’in dua etmesi (Müslim, “Fezâ’ilüş-Şehâbe”, 158) ve hadise gösterdiği ilgiyi takdirle karşılaması onun meziyetlerinin en önemlilerindir. Ebû Hüreyre’nin diğer meziyetlerinden biri de annesine gösterdiği saygıdır. Annesinin İslâmiyet’i kabul etmemesi, hatta zaman zaman Rasûlüllah’ın aleyhinde konuşması gönlünü yaralamış, müslüman olması için Rasûlüllah’tan dua etmesini istemiş, müslüman olduktan sonra da kendisine hizmet etmek için annesi ölünceye kadar nafile hac yapmamıştır (Müslim, “Eymân”, 44). İmam Müslim (“Fezâ’ilüş-Şehâbe”, 158-160) ve Tirmizî (“Menâkıb”, 47) onun faziletlerine dair rivayetlere eserlerinde özel bir yer ayırmışlardır.

Hazret-i Peygamber devrinde maddî imkânsızlık yüzünden evlenemeyen Ebû Hüreyre, daha sonra Basra Emîri Utbe ibn-i Gazvân’ın kız kardeşi ve Hazret-i Osman’ın baldızı Büsre ile evlenmiştir.Önceleri yanında hizmetçi olarak çalıştığı bu hanımın Ebû Hüreyre ile evlenmesi ondan hoşnut olduğunu göstermektedir. Hicret ettiği sırada yanında bir kölesinin bulunması, Ebû Hüreyre’nin İslâmiyet’i kabul ettiği esnada fakir olmadığını ve daha sonra kendisini tamamen Hazret-i Peygamber’in hizmetine verdiği için yoksul düştüğünü göstermektedir. Resûlüllah’ın  vefatından sonra maddî imkânı düzeldiği zaman yeniden eld ettiği kölelerin birçoğunun hadis rivayet etmesi ise onların eğitimiyle meşgul oldğunu ortaya koymaktadır.

Ebû Hüreyre başta Resûlüllah olmak üzere Üby ibn-i Ka’b, Ebû Bekir, Ömer, Üsâme ibn-i Zeyd, Aişe, Fazl ibn-i Abbas ibn-i Abdülmuttalib gibi sahâbîlerden ve Ka’b el-Ahbâr gib tâbiîlerden hadis rivayet etti. Kendisinden de sayılar 800’e varan pek çok sahibî ve tâbiî rivayette bulunmuştur. Bu sahâbîler arasında Enes ibn-i Mâlik, İbn-i Abbas, İbn-i Ömer, Câbir ibn-i Abdullah gibi en çok hadis rivayet eden kişileri, tâbiîler içinde ise Hasan-ı Basrî, Şa’bî, A’rec diye bilinen Abdurrahman ibn-i Hürmüz, Mücâhid, İbn-i Sîrîn, Hemmâm ibn-i Münebbih, Ebû İdris el-Havlânî gibi tanınmış âlimleri, oğlu Muharr’i, Halife Mervân ibn-i Hakem’i saymak mümkündür. Ebû Hüreyre’den hadis rivayet eden sahâbîler arasında, Şiîler’in değer verdiği pek az sayıdaki sahâbeden biri olan Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin de bulunması önemlidir. Ondan rivayette bulunan sahâbî ve tâbiîlerden, rivayetleri Kütüb-i Sitte’de yer alanların isimleri bazı tabakat kitaplarında verilmiştir (meselâ bk. Zehebî, A’lâmün-Nübelâ”, II, 579-585). Ebû Hüreyre’den hadis rivayet edenler arasında Mekke, Medine, Kûfe, Basra, Dımaşk, Mısır ve diğer önemli beldelerde kadılık yapmış olan tanınmış otuz yedi şahsiyetin bulunması (Abdülmün’im Sâlih Ali el-İzzî, s. 129-134) öğrencilerinin değeri hakkında fikir vermektedir.

Kıraati Übey ibn-i Kâ’b’dan arz yoluyla tahsil eden Ebû Hüreyre daha sonra bu ilmi öğretmeye başladı. On kıraat imamından biri olan Ebû Ca’fer el-Kàrî ile A’rec ondan kıraat öğrendiler (İbnül-Cezerî, I, 370, 381; II, 382). İbnül-Cezerî, Ebû Ca’fer ile Nâfi’ ibn-i Abdurrahman’ın kıraatlerinin Ebû Hüreyre’ye dayandığını söylemektedir. Ebû Reyye’nin ileri sürdüğü gibi, kendilerinden Kur’an öğrenilmesini Hazret-i Peygamber’in tavsiye ettiği dört kişi arasında adının geçmediğini söyleyerek Kur’an kıraatinde Ebû Hüreyre’nin bir yeri bulunmadığını iddia etmek, Asr-ı saadet’te Kur’an öğretimini dört sahâbî ile sınırlamak olur ki bunun doğru olmadığı açıktır.

Ebû Hüreyre, Hazret-i Osman’ın vefatından itibaren İbn-i Abbas, İbn-i Ömer, Ebû Saìd el-Hudrî ve Câbir ibn-i Abdullah ile beraber Medine’de fetva istemek için kendisine yöneltilen soruları hayatının sonuna kadar cevaplamaya devam etmiştir. Abdullah ibn- Zübeyr, boşanma konusunda fetva isteyen birini o rosada Hazret-i Aişe’nin yanında bulunuan Ebû Hüreyre ile >İibn-i Abbas’a göndermiş, soru sahibi yanlarına gittiği zaman İbnq/iAbbas meseleyi Ebû Hüreyre’nin halletmesini istemiş, daha sonra da onun fetvasına katıldığını belirtmiştir. (el-Muvatta’, “Talâk”, 39) Ebû Hüreyre aralarında Hazret-i Ebû Bekir, Muâz ibn-i Cebel, Enes ibn-i Mâlik gibi büyük sahabilerin de bulunduğu orta derecede fetva veren on üç kişi arasında sayılmakta., bunlardan her birinin verdiği fetvaların küçük bir cüz tutacak hacimde olduğu söylenmektedir (İbn-i Kayyim el-Cevziyye, I,12). Onun fetvalarının Takıyyüddin es-Sübkî Fetâvâ Ebî Hüreyre adıyla bir araya getirmiştir.

Hazret-i Peygamber zamanında yazı yazmayı bilmediği kesin olan Ebû Hüreyre’nin bazı kimselere evindeki hadis mecmualarını göstermesi sonraları yazmayı öğrendiğinin düşündürmekte, fakat hiç yazı yazmadığını yazdırmadığını belirtmesi (Dârimî, “Mukaddime”, 42) bu malzemenin başkaları tarafından kaleme alınmış olduğu ihtimalini güçlendirmektedir.

Hadis İlmindeki Yeri

Binden fazla hadis rivayet etmekleri sebebiyle “müksirûn” diye anılan yedi sahabi arasında Ebû Hüreyre ilk sırayı almaktadır. Baki’ ibn-i Maled’den ibn-i Hazm’in naklettiğine göre (‘Aded mâ li-külli vâhid, s. 79) onun rivayetleri mükerrerleriyle birlikte 5374’ü bulmaktadır. Ahmed ibn-i Hanbel’in el-Müsned’indeki rivayetleri 3862’dir. Bu rakamı 3848 veya 3879 olarak tesbit edenler de vardır. Ebû Hüreyre’nin Kütüb-i sitte ile el-Müsned’deki mükerrer olmayan rivayetleri, M. Ziyâürrahman el-A’zamî’nin tesbitine göre 1336 hadisten ibarettir (Ebû Hüreyre fî dav’i merviyyâtih, s. 76). Ahmed Muhammed Şâkir, el-Müsned’deki tekrarsız rivayetlerinin 1579 olduğunu söylemektedir (el-Bâisül-hasis, s. 188).

Ebû Hüreyre’yi çok hadis bilen ve hadisleri en iyi ezberleyen sahibi konumuna getiren çeşitli sebeplerin başında, onun Hazret-i Peygamber’le ilgili her şeyi öğrenme, hadisleri ezberleme konusundaki şiddetli arzusu ve dolayısıyla Resûl-i Ekrem’in yanından ayrılmaması gelmektedir. Diğer sahabilerin neden kendisi kadar hadis rivayet etmediklerini soranlara söylediği gibi muhacirler çarşıda ticaretle, ensar da malları ve mülkleriyle meşgulken Ebû Hüreyre ehl-i Suffe’den biri olarak Resûlüllah’ın yanından ayrılmamış, diğer sahabilerin bulunmadığı meclislerde bulunmuş, onların duymadığı hadisleri duyup ezberlemiş, ilmi aymayı emredip onun gizlemeyi yasaklayan ayetler karşısında bildiği hadisleri rivayet etmeye mecbur olduğunu düşünmüştür (Buhârî, “el-Harş vel-müzâraa”, 21; Müslim, “Fezâilüs-sahâbe”, 159, 160). 

Resûüllah’a en yakın iki sahabiden Hazret-i Ebû Bekir Mescid-i Nebevî’ye bir hayli uzak mesafede oturduğu (Buhârî, “Cenâ'iz”, 3), Hazret-i Ömer de mescide ancak gün aşırı gelebildiği halde Ebû Hüreyre’nin her zaman Resûl-i Ekrem’in yanında bulunması ona hadis öğreniminde büyük imkân sağlamıştır. İbn-i Ömer’in Ebû Hüreyre’ye hitaben, “Rasûlüllah’ın sohbetine en fazla devam edenimiz, onun hadislerini en iyi ezberleyenimiz sensin” demesi (Tirmizî, “Menâkıb”, 46) bu gerçeği vurgulamaktadır. Aşere-i mübeşşereden Talha ibn-i Ubeydullah onun bu yönünün takdirle karşılamış, kendilerinin işle meşgul oldukları için Hazret-i Peygamber’in yanına ancak sabah akşam gelebildiklerini, Ebû Hüreyre’nin ise her zaman Rasûl-i Ekrem ile beraber bulunduğunu, onların duymadığı şeyleri Ebû Hüreyre’nin Allah’ın elçisinden bizzat işittiği konusunda hiçbir şüpheye düşmediklerini belirtmiştir (Tirmizî, “Menâkıb”, 9). Ebû Eyyub El-Ensârî gibi önden gelen sahabiler Ebû Hüreyre’den rivayette bulunmuşlar, Rasûlüllah’a o kadar yakın olmalarına rağmen bu sahabiden hadis rivayet etmelerini yadırgayanlara hak vermemişlerdir.

Devamlı olarak Resûl-i Ekrem’in yanında bulunmasının kendisine sağladığı bazı manevî imkânlardan söz eden Ebû Hüreyre bir defasında Hazret-i Peygamber’in, konuşmasını tamamlayana kadar elbisesini yere yayıp sonra da toplayan kişinin, kendisinden duyduğu (veya orada söylediği) sözleri ezberleyeceğini belirtmesi üzerine (Buhârî, “İlim”, 42, “Büyû’”,1; Müslim, “Fezâilüs-sahâbe”, 159) bu fırsatı hemen değerlendirdiğini anlatmıştır. Bir başka gün duyduklarını ezberleyemediğinden yakınması üzerine Rasûlüllah ona elbisesini yere yaymasını söylemiş, içine iki avucuyla bir şey atar gibi yaptıktan sonra toplattırmıştır. Ebû Hüreyre o günden sonra duyduklarını unutmamıştır (Buhârî, “İlim”, 42) Ebû Hüreyre, Zeyd ibn-i Sâbit ve bir başka sahabi Mescid_i Nebevî’de dua ve zikirle meşulken yanlarına Hazret-i Peygamber’in gelip oturduğu, Zeyd ile diğer arkadaşının dualarına ve Ebû Hüreyre’nin hatırda tutulan ilim istediğine amin dediği, bunu duyan arkadaşlarının yanı temenniyi kendileri için de istemeleri üzerine Rasûlüllah’ın, “Devsli delikanlı sizden önce davrandı” dediği nakledilmektedir (Nesâî, es-Sünenül-Kübrâ, III, 440).

Ebû Hüreyre’nin kuvvetli bir hafızaya sahip olduğu, Medine valisi Mervan ibn-i Hakem’in yaptığı bir denemeyle de anlaşılmıştır. Mervân onun bütün rivayetlerini yazmak istediği zaman Ebû Hüreyre kendisine bir ayrıcalık tanımamış, fakat vali olması sıfatıyla daha sonra kendisini huzuruna çağırıp sorduğu birçok hadisi perde arkasında saklanan kâtibine yazdırmış, bir yıl sonra bu hadisleri Ebû Hüreyre’ye sorduğunda onun hadisleri aynen okuduğunu tesbit etmiştir (Hâkim, III, 510). Zehebî’nin de dediği gibi herhangi bir hadiste yanıldığı bilinmemektedir. 

Ebû Hüreyre’nin güçlü hafızaya sahip olduğunu gösteren olaylardan biri de tâbiîn muhaddislerinden Muhammed ibn-i Umâre ibn-i Amr ibn-i Hazm’in tesbitidir. İleri gelen on kadar sahabinin yanında Ebû Hüreyre’nin hadis rivayet ettiği bir gün bazı sahabiler onun naklettiği bir hadisi daha önce duymadıklarını söyleyerek itiraz etmişler, fakat aralarında yaptıkları müzakereden sonra hadisi hatırlamışlardır. Bu durumun orada birkaç defa tekrarlandığını gören Muhammed ibn-i Umâre, Ebû Hüreyre’nin hafızası en güçlü sahibi olduğu sonucuna varmıştır (Buhârî, et-Târîhül-Kebîr, I, 186-187). Ebû Hüreyre ‘nin hadisleri iyi ezberlemesinin sebeplerinen bir diğeri de onları yazmadığı için sık sık tekrarlamasıdır. Kendisinden daha çok hadis bilen sahabinin Abdullah ibn-i Amr ibn-i Âs olduğunu, onun bu meziyetini hadisleri yazmaktan ileri geldiğini söylemesi de bunu göstermektedir. (Buhârî, “İlim”, 39). Hazret-i Peygamber hayatta iken evlenmediği, dünya malı biriktirmeyi ve bazı imkânlara sahip olmayı hedeflemediği, siyasî olaylara hiç karışmadığı, ayrıca rivayet ettiği hadislerin çoğunun iki üç satır hacminde olduğu dikkate alınırsa, onun gibi hadis rivayetine kabiliyetli bir kişinin bu kadar hadisi ezberlemesi tabii görülür.

Ebû Hüreyre’nin o güne kadar Hazret-i Peygamber’e sorulmayan bazı önemli konuları sorup öğrendiği de bilinmektedir. Kıyamet gününde şefaat önce kimin nâil olacağını sorduğu zaman Rasûl-i Ekrem kendisini takdir etmiş ve hadis öğrenme aşkıyla bu soruyu ilk defa onun soracağını tahmin ettiğini belirtmiştir (Buhârî, “İlim”, 33, “Rikàk”, 51). Ebû Hüreyre, ileride meydana gelecek bazı siyasî karışıklıkları dahi sorma cesaretini göstermiş, fakat kötü yöneticilere dair olduğu anlaşılan bu hadisleri, “Seylediğim taktirde başım gider” diyerek kimseye anlatmamıştır (Müsned, V, 139; Buhârî, “İlim”, 42).

Duyduğu hadisleri başkalarına öğretmeyi iş edinen Ebû Hüreyre her fırsatta hadis rivayeti etmeyi meslek haline getiriştir. Sahabilerin bir araya geldiği cuma günleri imam mescide girinceye kadar hadis rivayet etmesi (Hâkim, I, 108; III, 512), onun sahâbîler tarafından hadis rivayetinde otorite kabul edildiğini göstermektedir. Çok hadis rivayet ettiğini ileri sürenlere, rivayetin bir dikkat ve duyduğunu öğrenme meselesi olduğunu hatırlatarak bir tesbitini nakletmiş, sahabîlerden birine Hazret-i Peygamber’in bir önceki gece yatsı namazında hangi sûreleri okuduğunu sorduğu zaman cevap alamadığını, kendisinin ise bunları bildiği söylemiştir (Buhârî, “el-Amel fis-salât”, 18). Bir başka husus da Ebû Hüreyre’nin Hazret-i Peygamber’den sonra yaklaşık yarım asır kadar yaşamış olmasıdır. Rasûlüllah’ın sağlığında onun tarafından halledilen birçok problemin çözümünü vefatından sonra başvuranlara anlatmış, böylece rivayetleri daha çok öğrenilip yayılma imkânı bulmuştur.

Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği hadislerin 326’sı hem Buhârî’de, hem Müslim’de bulunmaktadır. Ayrıca doksan üç rivayeti sadece Buhârî’de, doksan sekizi de (veya 190’ı) sadece Müslim’de mevcuttur. Sahih-i Buhârî’deki rivayetlerinin tamamı mükerrerleriyle birlikte 1011’dir. Ahmed ibn-i Hanbel onun rivayetlerini el-Müsned’de toplamıştır. (II, 228-541; V, 114-115).

Onun en güvenilir rivayet zincirinin hangisi olduğu hususunda değişik görüşleri vardır.  Bazı muhaddisler onun en muteber rivayetlerinin Zührî - Saìd ibn-i Müsyyeb - Ebû Hüreyre, bazıları Ebüz-Zinâd - A’rec - Ebû Hüreyre, bazıları da Hammâd ibn-i Zeyd - Ebyyûb es-Sahtiyânî - İbn-i Sîrîn - Ebû Hüreyre isnadıyla gelenler olduğunu kabul etmişlerdir.

Ashab ve Bazı Tâbiîn Tarafından Kendisine Yöneltilen Tenkitler:

Ebû Hüreyre hadis rivayet etmesini en çok Hazret-i Ömer’in engellediği söylenir. Ancak Ömer sadece Ebû Hüreyre’nin değil bütün sahabilerin ahkâmla ilgili olmayan hadisleri rivayet etmesine karış çıkmış (Abdür-rezzâk es-San’ânî, XI, 262), böylece Kur’an’ın ihmâl edilmesine, ruhsatla ilgili rivayetlerin tembelliğine yok açmasına, anlaşılması güç bazı hadislerin zihinleri karıştırmasına mâni olmak istemiştir. Hazret-i Ömer’in, çok hadis rivayet etmekten vazgeçmediği takdirde Ebû Hüreyre’yi gelidği yere (Devs’e) göndermekle tehdit ettiği (Ebû Zür’a ed-Dımaşkî, I, 544), ona Halife Osman’ın da böyle bir haber gönderdiği söylenmektedir (Râmhürmüzî, s. 554). Bu iki halifenin, daha önce duymadıkları hadisleri rivayet eden bütün sahabilere karşı sert davrandığı, hatta Ebû Bekir ile Ömer’in, Hazret-i Peygamber’den bizzat duymadıkları bir hadisi nakleden sahâbinin rivâyetini, bu sahabi tanınmış olsa da, onu Rasûüllah’tan duyan bir başka şahit getirmedikçe kabul etmedikleri bilidiğine göre, onların Ebû Hüreyre’nin çok hadis rivayet etmesini engellemeye çalışmaları kendisini yalancılıkla itham ettikleri anlamına gelmez. Nitekim Hazret-i Ömer, Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin biri rivayetin ede Ebû Saìd el-Hudrî’yi şâhit olara dinleyene kadar itibar etmemiştir. Hazret-i Ali de bizzat duymadığı hadisleri rivayet eden sahabilerin, onları Rasûl-i Ekrem’den duydularına dair yemin etmelerini istemiştir. Hazret-i Ömer’in daha sora Ebû Hüreyre’yi hadis rivayetinde tamamen serbest bırakması (İbn-i Kesir, VIII, 106-107), onun şahsına karşı özel bir tavır takınmadığını göstermektedir. Ayrıca Ömer’in Ebû Hüreyre’nin rivayetlerine itimat ettiğine dair bir çok delil vardır. Nitekim Hassan ibn-i Sâbit, Mescid-i Nebevî’de  şiir okumasını engellemek isteyen Hazret-i Ömer’e Resûlüllah devrinde mescidde  şiir okuduğunu söyleyip Ebû Hüreyre de bunu doğrulayınca Halife Ömer, Ebû Hüreyre’nin şahitliğine itiraz etmemiştir (Müslim, “Fezâilüs-Sahâbe”, 151-152). Yine Hazret-i Ömer, cildine dövme yaptıran kadın hakkında sahabilerin bilgisine başvurduğu zaman Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği hadisi dinleyip kabul etmiştir (Buhârî, “Libâs”, 87). Cehmiyye ve mürcie tarafları bişr bin-i Gıyâs’ın Ebû Hüreyre aleyhindeki iddialarını reddeden Ebû Osman ed-Dârimî’nin söylediği gibi Halife Ömer’in Ebû Hüreyre’yi yönetici tayin etmesi, sonra da valilikte kalmasını ondan ısrarla istemesi kendisine güvendiğini göstermektedir (er-Red alel-merîsî, s. 132-135).

Ebû Hüreyre’nin çok hadis rivayet etmesine karşı çıkanlardan biri olan Hazret-i Âişe, onu yanına çağırarak görmediği ve duymadığı bazı rivayetlerin hesabını sormak istemiş, Ebû Hüreyre de: “Anacağım! Ayna, sürme ve güzel koku gibi şeyler beni oyalayıp da bu rivayetleri Rasûlüllah’tan duymama engel olmadı” deyince Âişe, “Belki de öyledir” (Zehebî, A’lâmün-nübelâ, II, 604-605) diyerek kendisine hak verdiğini ifade etmiştir. Hazret-i Âişe’nin Ebû Hüreyre’yi çok hadis rivayet etmesi sebebiyle ikaz etmesini onun aleyhinde yorumlamak doğru değildir. Zîrâ Âişe, aralarında dört halifenin de bulunduğu bazı sahabileri rivayetlerindeki kusurlar sebebiyle eleştirmiştir. 1000’den fazla hadis rivayet eden yedi sahabî arasında yer alan Abdulah ibn-i Abbas’ın sekiz, Abdullah ibn-i Ömer ile Eb;û Hüreyre'nin on birer rivayetini tenkit etmesi (Zerkeşî, s77-115) bu tenkitlerin özellikleri onu hedef almadığını göstermektedir. Ayrıca tenkit konusu olan hadisleri Ebû Hüreyre tek başına rivayet etmemiş, meselâ kediyle hapseden kadınla ilgili hadisi İbn-i Ömer (Buhârî, “Bedül-halk”, 16, “Enbiyâ”, 54), ölüye ağlamanın onun azap edilmesine sebep olacağına dair rivayeti Hazret-i Ömer, İmrân ibn-i Hüsayn ve İbn-i Ömer de (Buhârî, “Cenâiz”, 32; Nesâî, “Cenâiz”, 14, 15) rivayet etmiştir. Ebû Hüreyre’nin rivâyetini tashih ederken Hazret-i Aişe’nin, “Allah Ebû Hüreyre’ye merhamet etsin!” diye son derece müşfik davranması (Zerkeşî, s. 107) onun Ebû Hüreyre’ye karşı menfî bir tutum içinde olmadığını göstermektedir. Sahâbîler, bildikleri hadisin aksine bir rivâyetle karşılaşıp onun râvîsini tenkit ettiklerinde bile o kimseyi yalancılıkla itham etmeyi düşünmemişler, bazı ifadeleriyle o râvinin yanılıp hata edebileceğini anlatmak istemişlerdir.

Abdullah ibn-i Ömer gibi son derece müttakî ve mûtedil sahâbilere karış bile çok hadis rivâyet etmesinden dolayı kendisini savunmak zorunda kalan Ebû Hüreyre, İbn-i Ömer’in cenaze namazının kılınması ve defniyle ilgili bir rivâyetinden dolayı, “Yâ Ebû Hüreyre, Rasûlüllah’tan naklettiğin rivayetlere dikkat et!” diye kendisini uyarmasına üzülmüş, onu Hazret-i Aişe’nin yanına götürerek söz konusu rivayeti bu hadis otoritesine onaylatmıştır. Bunun üzerine İbn-i Ömer Ebû Hüreyre’yi, Hazret-i Peygamber ile en çok birlikte bulunan ve hadislerini en iyi ezberleyen sahabi olarak takdir ve tezkiye etmiş (Müsned, II, 2/3; Tirmizî, “Menâkıb”, 46), onun çok hadis rivâyet etmesini cesaretine, kendilerinin daha az rivyaet etmelerini ise hata etmekten korkmalarına bağlamıştır (Hâkim, III, 510). Abdullah ibn-i Ömer, ölünün arkasından ağlamanın doğru olmayacağını söylediği zaman kendisine Ebû Hüreyre’nin ağlamaya cevaz veren bir hadis rivayet ettiği haber verilmiş, bunun üzerine kanaatinden hemen vazgeçmiştir (Müsned, II, 110). Yine İbn-i Ömer, avlanmak ve sürüyü korumak maksadıyla köpek beslenebileceğine dair hadisi okuyunca kendisine, Ebû Hüreyre’nin tarla beklemek için de köpek beslenebileceğini söylediği haber verilmiş, o da tarlaları bulunan Ebû Hüreyre’nin konuyu daha iyi bileceğini ifade etmek maksadıyla “Ebû Hüreyre’nin tarlası var” demiştir (Müslim, “Müsâkàt”, 46, 58). Fakat Ebû Hüreyre’yi eleştirenler, Abdullah ibn-i Ömer’in bu sözleriyle, Ebû Hüreyre’yi tarlası olduğu için böyle bir hadisi uydurmakla itham ettiğini ileri sürmüşlerdir. Ebû Hüreyre hakkında, “O benden daha hayırlıdır, rivayet ettiklerini daha iyi bilir” diyen (İbn-i Hacer, el-İsâbe, VII, 438) ve sözü edilen hadisi daha sonra “tarla köpeği” ilâvesiyle bizzat rivayet eden (Müslim, “Müsâkàt”, 56-58, 61) İbn-i Ömer’in Ebû Hüreyre’yi itham ettiğini söylemek şaşırtıcıdır. Nitekim daha önce duymadıkları bir hadisi ilk defa Ebû Hüreyre’den duyan İbn-i Ömer gibi bazı sahabilerin, o sözün Rasûlüllah’a ait olduğunu anladıktan sonra Ebû Hüreyre’yi takdir etmeleri ashabın onu itham etmeyi düşünmediğini ortaya koymaktadır. Ayrıca bir kısmı sahâbî, geri kalanı tâbiî olmak üzere 800 kişinin Ebû Hüreyre’den rivayette bulunması onun yalancılıkla itham edilmeyeceğinin bir başka delilidir.

( TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 10, s. 160-165, M. Yaşar Kandemir)

Çilehàne - Ana Sayfa